Makaleler
KAÇ ÇEŞİT HUKUK DAVASI VARDIR? HUKUK DAVALARININ ÇEŞİTLERİ..

6100 SAYILI HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU’NDA DAVA ÇEŞİTLERİ

I) GENEL AÇIKLAMA

6100 sayılı Hukuk Mahkemeleri Kanunu (HMK) 105 ve 113’üncü maddelerde sekiz dava türü tanımlanmıştır.

HMK’ da tanımlanan bu dava türlerini talep edilen hukuki korumaya, talep sonucuna ve topluluk davası olup olmamasına göre tasnif ederek açıklayacağız.

II) TALEP EDİLEN HUKUKİ KORUMAYA GÖRE DAVA ÇEŞİTLERİ

A) EDA DAVALARI

HMK m. 105’de düzenlenmiştir. Davacının, talebinde davalının bir şeyi yapmaya, bir şeyi vermeye veya bir şeyi yapmamaya mahkûm edilmesini istediği dava türüne eda davası denir. Bu davada şahsi ya da ayni haklara ilişkin taleplerde bulunulabilir. Yine davalının olumlu ya da olumsuz bir edaya mahkûm edilmesi de istenebilir. Bir taşınmazın tahliyesi, bir miktar paranın ödenmesi veya bir hakkın tescil edilmesi bu davanın konusuna örnektir.

Davacının bu davayı açmakta hukuki yararı bulunmalıdır. Davalı, davacının hakkını tanımıyorsa; ya da tanımakla birlikte bu hakka dair edimini ifa etmiyorsa, davacının hukuki yararının var olduğu söylenebilir. Ayrıca eda davası sonucu kurulacak hüküm, İcra İflas Kanunu m. 24 çerçevesinde icraya konu olabileceğinden, mahkemece açık ve tereddüt oluşturmayacak şekilde ortaya konulmalıdır.

B) TESPİT DAVALARI

Bu dava 106’ncı maddede düzenlenmiştir. Bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun yahut bir belgenin sahte olup olmadığının belirlenmesine yönelik davadır.  Kanunlarda belirtilen istisnai durumlar dışında, davacının bu davayı açmakta hukuken korunmaya değer güncel bir yararı bulunması şartı aranmaktadır.

Delil tespitinden ayrılması için maddi vakıaların tespit davasına konu olmayacağı düzenlenmiştir. Maddi vakıalar ancak bir hakkın ya da hukuki ilişkini varlığının ya da yokluğunun belirlenmesi bağlamında bu davanın konusunu oluşturabilir.

OLUMLU VE OLUMSUZ TESPİT DAVASI OLMAK ÜZERE İKİYE AYRILIR. Bir hukuki ilişkinin varlığının tespitine yönelik açılan davalar olumlu (müspet) tespit davası olarak adlandırılır.  Kira sözleşmesinin varlığının tespiti bu türe örnektir. Bir hukuki ilişkinin bulunmadığının tespitine yönelik açılan dava ise, olumsuz (menfi) tespit davasıdır. Davacının, ileride kendisine karşı icra takibi yapabileceği endişesiyle, bir başka kişiye karşı bu davayı açması, bu türe örnek teşkil eder.

Kısmi eda davasının açılabildiği, yani dava konusunun bölünebilir olduğu durumlarda HMK m. 107/3 uyarınca tespit davası da açılabilir. Yasanın amir hükmüne göre bu durumda hukuki yararın varlığı şartı aranmaz.

C) BELİRSİZ ALACAK DAVASI

Belirsiz alacak davası, istenen hukuki korumanın niteliğine bakıldığında aslında bir tür eda davasıdır. Eda davasından, davanın açıldığı tarih itibari ile talep sonucunda istenilen alacağın tam olarak belirlenememesi noktasında farklılık gösterir.

Kanımızca uygulamada en çok sorun yaratabilecek dava türü 107’nci maddede yer alan bu dava türüdür. Zira bu dava türü HUMK’ta yer almamaktaydı. Uygulamada dava konusunun belirli olmadığı durumlarda kısmi dava açılması adeta kural haline gelmişti.

Akabinde dava konusunun belirlenmesi üzerine ya dava dilekçesinin talep sonucu ıslah edilir; ya da daha sonra ikinci bir dava olarak “ek dava” açılırdı.

Belirsiz alacak davası, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde alacaklı tarafından hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle açılan davadır. Bu noktada hükmü HMK m. 109/2 ile birlikte yorumlamak gerekir.

Zira anılan hükme göre talep konusu miktar, taraflar arasında tartışmasız ya da açıkça belirli ise kısmi dava açılamaz. Yani belirsiz alacak davası bu çerçevede kısmi davaya  yaklaşmaktadır. Zira hukuki ilişki bu davada asgari miktar üzerinden kısmi olarak ortaya konulmaktadır. Bu sebeple dava konusunun objektif olarak tespit edilebildiği durumlarda, belirsiz alacak davasının açılabilmesinin mümkün olmadığını belirtmeliyiz. Ayrıca belirsiz alacak davasının sadece para alacakları için açılabilen bir dava türü olduğunu da belirtmeliyiz.

Maddi hukukta da belirsiz alacak davası açılabilmesini mümkün kılan düzenlemeler vardır. Borçlar Kanunu m. 42 ve Türk Ticaret Kanunu m. 58 hükümleri de belirsiz alacak davası açılmasını mümkün kılan maddi hukuk kaynaklı düzenlemeleridir. Bu koşulların varlığı halinde belirsiz alacak davasının açılmasından sonra, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilmektedir.

Yani bu durumda ıslah kurumuna gerek kalmamıştır. Eski yasada benzer durumda dava dilekçesindeki talep sonucu veya dava konusu miktar ya da değer ıslah vasıtasıyla değiştirilebilmekteydi. Bu sebeple yeni düzenlemenin daha efektif olduğu ve gereksiz işlemleri önleyerek HMK m. 30’da düzenlenen “usul ekonomisi ilkesi” ne de uygun düştüğü kanaatindeyiz.

Özellikle iş sözleşmesinden kaynaklanan davaların ekseriyetle belirsiz alacak davası olarak açılabileceği kanaatindeyiz. Bu davalarda kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı alacağının belki davacı tarafından objektif olarak tespiti mümkün görünse de; çoğu zaman bu tür davalarda çift bordro uygulaması sebebiyle aylık ücret alacağı objektif olarak tespit edilememekte; dolayısıyla bu sebeple fazla çalışma alacağı ve diğer alacak kalemlerinin de tespiti güçleşmektedir. Bu sebeple, iş sözleşmesinden kaynaklı davaların taraflar arasındaki çekişmenin durumuna göre, belirsiz alacak davası olarak açılması ve tahkikat aşamasında dava konusu miktarın tam olarak belirlenmesine istinaden, davacının talep sonucunu HMK md. 107/2 kapsamında artırabilmesi gerektiği düşüncesindeyiz.

D) İNŞAİ DAVALAR

108’inci maddede düzenlenen bu dava, yeni bir hukuki durum yaratılması veya mevcut bir hukuki durumun içeriğinin değiştirilmesi yahut onun ortadan kaldırılmasına yönelik açılan davadır. Bu davanın açılabilmesi için hakkın, dava yoluyla kullanılmasının zorunlu olması gerekli kılınmıştır. Kanunlarda aksi belirtilmedikçe, inşaî hükümlerin geçmişe etkili olmadıkları öngörülmüştür. Yani kural olarak inşai hükümler geleceği etkilidirler.

İnşai dava, davacının tek taraflı iradesinin yeterli olmadığı veya bu konuda tarafların anlaşmasının mümkün olmadığı, bunun ancak bir mahkeme kararı ile sağlanabildiği  durumlarda açılabilir. Boşanma davası, bu dava türünün en spesifik örneğidir. Eşlerin aralarında anlaşması ya da bir eşin tek taraflı olarak boşanmak istemesi, bu davayı kabule şayan kılmaz. Bu davanın kabul edilebilmesi için, muhakkak mahkeme önünde görülmesi ve Türk medeni Kanunu md. 161 vd. şartları taşıması gerekir.

Her inşai dava, temelde bir inşai hakka dayanır. Yasa koyucunun kamu düzeni ve çeşitli hukuki sebeplerle, bazı inşai hakların kullanımının tarafların tek taraflı irade beyanına dayanmasını kabul etmediği durumlarda, iş bu dava türünün açılması zaruridir.

III) TALEP SONUCUNA GÖRE DAVA ÇEŞİTLERİ

A) KISMİ DAVA

Kısmi dava, talep konusunun miktarının, taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli olduğu durumlar haricinde ve talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, talebin sadece bir kısmının dava edilmesidir.

Davadaki talep konusunun miktarı taraflar arasında tartışmasız ise veya taraflar arasında miktar ya da parasal tutar arasında bir tartışma olmakla birlikte, tarafların anlaşmasına gerek kalmaksızın, objektif olarak talep konusunun miktarı herkesçe anlaşılabilecek şekilde “belirli” ise, o talep konusunun sadece bir kısmı dava edilemez.

Örneğin, satım sözleşmesine göre teslimi gereken otomobillerin kaç adet olacağı ve otomobillerin değeri konusunda sözleşmede açıkça tereddüde yer bırakmayacak bir düzenleme varsa; uyuşmazlık, teslim zamanına dairse kısmi dava açılması kanaatimizce mümkün değildir.

Kısmi dava açılmasının talebin kalanından feragat edildiği anlamına gelmeyeceği de HMK md. 109/3’de hükme bağlanmıştır. Yani kısmi dava açarken, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması hususunun artık bir ehemmiyetinin kalmadığı aşikârdır.

B) DAVALARIN YIĞILMASI (OBJEKTİF DAVA BİRLEŞMESİ)

Davaların yığılması HUMK md. 110 çerçevesinde, taleplerin tamamının aynı yargı çeşidi içinde yer alması ve taleplerin tümü bakımından ortak yetkili bir mahkemenin bulunması şartıyla, tek dava dilekçesiyle aynı davalıya karşı birbirinden bağımsız birden fazla asli talebin dava edilmesi olarak tanımlanabilir.

Davaların yığılması söz konusu olduğunda, görünüşte tek dava, gerçekte ise talep sayısınca dava mevcuttur. Her bir talep için dava dilekçesinde vakıaların ayrı ayrı belirtilmesi ve ispat edilmesi gerekir. Bu sebeple dava şartları her bir talep için ayrı ayrı belirlenir.

Mahkeme de bu dava sonucunda görünüşte tek hüküm, gerçekte ise talep sayısınca hüküm tesis edecektir.

C) TERDİTLİ (KADEMELİ) DAVALAR

HMK m. 111’e göre terditli dava, aynı davalıya karşı arasında hukuki veya ekonomik bir bağlantının bulunduğu birden fazla talebin, aralarında aslilik-ferîlik ilişkisi kurmak suretiyle, aynı dava dilekçesinde ileri sürülebildiği davadır.

Mahkemenin, davacının asli talebinin esastan reddine karar vermedikçe, fer’i talebini inceleyemeyeceği ve hükme bağlayamayacağı da yasada ayrıca belirtilmiştir. Bu davada önemli olan, terditli taleplerin farklı vakıalara veya farklı hukuki sebeplere dayanması değil; terditli talepler arasında hukuki veya ekonomik bir bağlantının bulunmasıdır.

D) SEÇİMLİK DAVALAR

HMK md. 112’de düzenlendiği üzere seçimlik dava, seçim hakkı kendisine ait olan borçlu veya üçüncü kişinin bu hakkı kullanmaktan kaçınması hâlinde, alacaklının açmış olduğu davadır.

Seçimlik davanın açılabilmesi için seçimlik bir borcun varlığı ve seçme hakkının borçlu yahut bir üçüncü kişi tarafından kullanılmaması gerekir. Seçme hakkı bizatihi alacaklının kendisinde ise, alacaklı bu davayı açamayacak, seçmiş olduğu edimi içeren eda davası açabilecektir.

Seçimlik mahkûmiyet hükmünü icraya koyan alacaklı, takip hukukunun temel kuralı olan takibin konusunun belirli olması kuralı uyarınca, takibin konusunu seçimlik mahkûmiyet hükmünde yer alan edim konusu şeylerden birisine hasretmek zorundadır. İcra müdürü de bu belirleme çerçevesinde, borçluya icra emri çıkartacaktır. Ancak borçlu, hasredilen ve icra takibinin konusunu oluşturan edim yerine, diğer edimi yerine getirmek suretiyle de takibi sonlandırabilir.

E) MÜTELAHİK (YARIŞAN HAKLARA DAYALI) DAVALAR

Davacının, dava dilekçesindeki talebini veya taleplerini salt bir hukuki sebebe değil; bu talebi veya talepleri haklı gösteren birden fazla hukuki sebebe dayandırmasına mütelahik dava denir. Bu dava türü HMK’da müstakil olarak bir başlık altında düzenlenmemiştir. Lakin HUMK döneminden bu yana Medeni Usul Hukuku doktrininde bir dava türü olarak tanımı yapılmıştır.

Mütelahik dava, aslında çoğu zaman eda, tespit ve kısmi dava şeklinde açılır. Bu davanın özelliği talebin eda veya hukuki ilişkinin tespitini içermesi değil; bu talepleri haklı kılan birden fazla hukuki sebebin olmasıdır.

Lakin bu davada da esas olan davacının talepte bulunması, bu talebe ilişkin vakıaları ileri sürmesi ve delilleri getirmesidir. Oysaki HMK m. 33 uyarınca hukuku uygulamak, yani uyuşmazlığa uygulanacak hukuk kurallarını tespit etmek hâkimin görevidir. Bu cihetle, hâkim davanın taraflarınca ileri sürülen hukuki sebeplerle bağlı değildir. Dolayısıyla davacının bu davada gösterdiği hukuki sebepler yerinde ise, hâkim yarışan hukuk kurallarından davacı için elverişli olanı re’sen davaya tatbik edecektir. Şüphesiz hâkim, davanın taraflarının belirttiği hukuki sebepler yerine farklı bir hukuki sebebi de olaya uygulayabilir.

IV) TOPLULUK DAVASI

HMK md. 113’te düzenlenmiştir. Dernek ve diğer tüzel kişilerin, statüleri çerçevesinde, üyelerinin veya mensuplarının yahut temsil ettikleri kesimin menfaatlerini korumak için, kendi adlarına, ilgililerin haklarının tespiti veya hukuka aykırı durumun  giderilmesi yahut ilgililerin gelecekteki haklarının ihlal edilmesinin önüne geçilmesi için açtıkları davaya, topluluk davası denir.

Topluluk davası yukarıda aktarmış olduğumuz dava türlerine tam olarak girmemektedir. Bu dava türünde de yukarıda belirtilen dava türlerine göre dava açılmış olabilir. Ancak bir grubun, sınıfın veya topluluğun menfaatlerini korumak amacıyla, o topluluğu temsil ya da o topluluk adına hareket edebilecek olanların dava açmaları ve açılan bu davanın sonucundan temsil edilen grup ya da topluluğun yararlanması söz konusu olmaktadır.

HMK’nın getirdiği bir diğer yenilik de bu dava türünün hukuk sistemimize entegre edilmesidir. Esas itibari ile “topluluk davası” Anglo-Sakson menşeli bir kurumdur. Kıta Avrupası hukuk sistemlerinde ise yakın zamanda kabul görmeye başlamıştır.

Sosyal hayatın birçok alanında birden fazla kişiyi ilgilendiren ortak menfaatler söz konusudur. Tüketici, çevre, iletişim vb. alanlarda ortak menfaat sahibi olan herkesin birey olarak dava açması, hem zor ve gereksiz hem de aynı konunun yargı organlarında tekrar edilmesi sebebiyle de usul ekonomisine aykırıdır. Bu sebeple bu kurumun mevzuatımıza girmesi isabetli olmuştur.

Bu davanın açılması durumunda davanın sonucundan, sadece dava açan dernek ya da topluluğu temsil eden tüzel kişi (sendika vb.) değil; o menfaate ya da hakka sahip olan herkes yararlanmaktadır. Bu dava türünün en spesifik örneği 4077 sayılı Tüketicinin Korunması

Hakkında Kanun’un 23/4 ve 24/1’inci maddelerinde yer almaktadır. Bu düzenlemeye göre, satışa sunulan bir seri malın ayıplı olması durumunda Bakanlık, tüketiciler veya tüketici örgütleri, ayıplı seri malın üretiminin ve satışının durdurulması ve satış için elinde bulunduranlardan toplatılması için dava açabilir.

Topluluk davası ile elde edilen hüküm, daha sonra münferiden açılacak davalarda kullanılabilir. Lakin topluluk davası ile elde edilen sonuç çerçevesinde münferit dava açılmasına artık gerek kalmamışsa; daha sonra açılan münferit dava, hukuki yarar yokluğu sebebiyle reddedilecektir.